SAFALAR GETİRDİNİZ, SAFA GELDİNİZ DOSTLAR

BESTELERİM

Hakkımda

Fotoğrafım
ANKARA, İÇANADOLU, Türkiye
Udi, bestekar ve şairim. TRT'de bestelerim bulunmakta olup, bazı eserlerim de TRT ses sanatçıları tarafından okunmaktadır. Bestekar Turhan Taşan'ın hazırladığı, Dost kitabevi tarafından 2000 yılında piyasaya çıkarılan Kadın besteciler antolojisinde yer almaktayım. Kasdav 2003 Beste yarışmasında ilk ona giren 'Ne gecem belli artık, bak ne de bir gündüzüm' adlı bestemle mansiyon ödüle, Adana Altın Koza Beste yarışmasında "Bana bir gül vermiştin ya" isimli bestemle de mansiyon ödüle layık görüldüm. "Kırık Marpuç" isimli ilk şiir kitabım çıktı. "Ms"(Multiple Sekleroz) hastası olmama rağmen, Ms ataklarının kalıcı bir hasar bırakmaması nedeniyle iyi durumda olduğumdan dolayı, benim kadar şanslı olmayan arkadaşlarıma destek olmak amacıyla, kitap tanıtım kokteylini, 3 Aralık 2007' deengelliler yararına düzenleyerek kitap gelirini "Kamu engellileri yardım ve dayanışma" derneğine katkıda bulunmak istedim... Sanat'ın ve Edebiyat'ın bir bütün olduğunu düşünüyor. Ve bu alanda kendimi sürekli yenilemeye ve geliştirmeye çalışıyorum. Mesam ve İlesam üyesiyim.

31 Mayıs 2009 Pazar


Oldum olası, doğruluk ve büyüklük kavramları kafamı karıştırmıştır. Buna kim ya da kimler karar vermiştir? Neticede bu kararları verenler toplu yaşamı bir denge içinde yürütme düşüncesi ile kendilerince o günün yaşam koşullarını dikkate alarak ortak tercihlerini doğru olarak kabul etmişlerdir fakat doğru olarak geçmişten günümüze gelen bazı doğruların, doğruluğunu sorgulamak gerekmez mi? Kimileri geçmişinden aktarılanlara rıza göstermiş, yaşamı, günün koşullarını, yeniden yapılandırmayı, düşünmeyerek sorgulamadan aktarılanlarla idare etmeyi tercih etmiş. Geçmişte Atalarımızın söylediği, bu güne gelen sözleri Atasözü olarak bugüne kadar taşımışlardır.
-“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” (benim zararıma değilse ne olursa olsun umurumda değil. Ayrıca yılan da yaşamış yaşamamış bana ne kardeşim !...)
-“Gemisini kurtaran kaptan” (işini sonuçlandırsın da hangi yoldan giderse gitsin!..Her yol mübah.)
-“Arap eli öpmekle dudak kararmaz”(hem Arabı aşağılarım hem de görülecek işim mi var öperim yani!...)
-“Her koyun kendi bacağından asılır”(bana ne senden karışmam neme lazım!...)
-“Üzümünü ye bağını sorma”(sormam ki gelsin de nerden gelirse gelsin!...)
vs. O kadar çok atasözümüz var ki yazmakla bitmez herhalde!...
Aslında bize benzemeyenlere galiba tahammülümüz olmuyor. Kendimizden başkasına yabancılaşmamız o sebepten olsa gerek. Hoş günümüzde bu zihniyetle büyümüş, bencillik, sahtekarlık, duyarsızlık, neme lazımcılık, vicdansızlık vs… mirasına konmuş kişilere akıllı, işini biliyor diyorlar da, kimin eli öpülesi, kiminki öpülmeyesi hususunda, kimin eli öpüldüğünde dudağın kararacağı konusunda bir fikir birliğine varmamış olacaklar ki bu konuya açıklık getirecek atasözü söylememişler. Önemli olan öpülmeli mi? Öpülmemeli mi? Yada hangi durumlarda öpülmeli? Hangi durumlarda öpülmemeli ? Ya da emek mi ? öpen mi ? yoksa patlıcan oturtma mı ? Bir de acaba üzümün bağını sorarsak, hepsini mi isteriz diye korkmuşlar da sorma demişler.
Sevgilinin eli gül gibi gelir aşık’a öpülür, koklanır. Ana eli kutsal, baba eli güven verir evlada hatta evlat eli en kıymetlisidir anaya, babaya. Güven olmazsa olmazıdır canlıların. Ağaçlar niçin sallanır ayazda? Rüzgara güvenmediği, verdiği korunma savaşından belli değil midir?...Güvenmeme duygusu korunma gereksiniminden gelir öyleyse. Kendi ölümlü olmazdan önce gelene, güven duyar canlılar önce gelenlerden öğrenirler yaşamla barışı, maalesef bir de savaşı. Almayı, vermeyi, sevmeyi, sevilmeyi, paylaşmayı, toplu yaşamanın kurallarını. Kuralları kimler, hangi deneyimlerden sonra, niçin konulmuşları sorgulamadan önce öğrenir, öğrenir insan. Kimi sorgular, aklı kâmil olduktan sonra kimi de sadece yaşar, yaşar, yaşar hiç değişmeden doğduğu anı yaşarcasına. İnsan olamadan da geldiği yere döner.…Zira insan doğulmaz insan olunur. İnsanlık öğrenilir…
Doğrular kime göre doğru, kime göre değil elbette yaşamın içinde savrulurken yaşananların sonuçlarından doğmuştur kurallar. Tüm canlılar karanlık çökene kadar, ertesi günün devamını sağlayabilmek için doğanın sunduğu o muhteşem ışıktan faydalandıktan sonra dinlenmeye çekilirler. Bu genel bir kuraldır. Oysa bu kural insanlığın bulduğu yalancı fer sayesinde, geceleri de yaşanır kılmıştır. Bu sebepledir ki çalışan veya bir çok geçerli ya da geçersiz sebeplerden dolayı geceyi yatakta geçirmeyenlerimizde doğal olarak çoğunluktadır.. Tüm canlılar sürü halinde yaşamlarını sürdürmek gereksinimini hissettikleri ve toplu yaşamı seçtikleri için hakları paylaşmak, haklara saygılı olmayı da beraberinde getirmiştir. İşte bu hakları paylaşabilmeyi, kim ne kadarını hak ediyor yine konulan kurallarla belirlenmiştir. Uygulamaya konulan bu kurallar, talimatlar yasalar elbette idealler üzerine hazırlanmış olabilir ya da doğru olarak kabul edilmiş değerler, ağızlarda da doğru olarak yerine oturur. Oturur mu gerçekten, yoksa oturacak bir yer bulamaz mı?
Her ne kadar ortak yaşamda hak, ahenkle dans edercesine geziniyor denilse de, oturakları ele geçirenler oturaklarını kaptırmamak için gemisini kurtaran kaptan, Arap eli öpmekle dudak kararmaz atasözlerini de kendileriyle birlikte oturağa oturturlar. Oturaklarını da kaptırmak istemezler tabii. Arap eli mi yoksa, Arap .ötü mü öperler de, öperler. .Güç peşindedirler. Güçlü ve güçsüz kuralları, toplumun eşit ve ahenkle yaşaması düzeni sağlamak amacıyla konulan kurallar bunlar yasa da olsalar, Güç kuralları hepsinden baskın çıkar. Değil mi ki Gemimizi süreceğiz ki kaptan olalım. Kuralları da yasaları da kılıfına uydururuz daha güçlü daha, daha güçlü olabilmek için de bizden daha güçlünün yanında yer alırız. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın… Hani öğrendik ya. Öğrendik öğrenmesine de, gemimizi nasıl kurtaracağımızı…
Ya insanlığı ?

Hiç yorum yok: